Ah canım kırmızı papyonlu
karınca. Yapayanlız kalmıştı şu koca şehirde. Ne bir arkadaşı vardı ne de bir
tanıdığı. Üstelik nerede olduğunu bile bilmiyordu. Arkadaşı Sarı Benekli’ye
uyup nasıl da girivermişti o kırmızı pabucun içine? İşte şimdi bilmediği bir
şehirdeydi. Üstelik ışıl ışıl bu şehir, onun geldiği yerlerden ne kadar da
farklıydı. Kendini öyle yorgun, öyle bitkin hissediyordu ki o kırmızı pabucun
içinde bir o yana bir bu yana gitmekten sersem gibi olmuştu. Üstelik çok da
acıkmıştı. Önce yiyecek bir şeyler bulsam iyi olur diye düşündü. Ama adım
atacak hali yoktu. O yüzden kırmızı pabuçlu kadının geldiği otel odasında bir
köşeye kıvrılıp uyumaya karar verdi.
Ertesi sabah kırmızı papyonlu
karınca uyandığında güneş perdelerin arasından odayı aydınlatıyordu. Kırmızı
papyonlu karınca bir an önce dışarı çıkıp şehri keşfetmek istiyordu. Ancak önce
karnını doyurması gerekiyordu. Kapının altından yavaşça çıkıp, merdivenlerden
aşağı indiğinde Pera Palas Oteli tabelası ile karşılaştı. Bu kaldığı otelin
adıydı ve bir meydana bakıyordu. Kırmızı papyonlu karınca otelin
merdivenlerinde meydanı izlemeye koyuldu. Sonra insanların daha çok sol tarafa
ilerlediğini görünce o da bu tarafa doğru yöneldi. Yüksek, tarihi binaların
arasından, dar bir sokaktan geçti. Geniş bir meydana açılan bu dar sokaktan
geçince karşına çıkan geniş caddenin üzerinden geçen kırmızı nostaljik
tramvayın sesiyle irkildi önce ve ardından geri çekildi. Sonra bu nostaljik tramvayın
güzelliğine dalıp daha önce hiç böylesi bir araç görmediğini düşündü. Acaba
geldiği bu şehirde daha neler bekliyordu onu?
Karnın açlığını fark etti tekrar.
Etraftan bir sürü yiyecek kokusu geliyordu. Özellikle vakit sabah olunca
fırından yeni çıkmış ekmek, poğaça, açma, börek kokuları geliyordu burnuna.
Kafasını kaldırıp şöyle etrafa bakınca bir sürü kafe olduğunu fark etti
çevresinde. Bu kafelerden bir tanesine giderse insanların yere düşürdüğü
kırıntılarla kesinlikle doyacağını düşündü. Gözüne kestirdiği ilk kafeye girdi.
Hemen girişteki masada oturan çiftin yedikleri poğaçadan düşürdükleri
kırıntılarla bir güzel karnını doyurdu. Tekrar caddeye döndüğünde daha önce hiç
görmediği bir kalabalıkla karşılaştı. İnsanlar akın akın cadde boyunca yürüyorlardı.
Vakit ilerledikçe işine yetişmeye çalışan insanlar kırmızı papyonlu karıncanın
işini daha da zorlaştırıyordu. Caddenin karşı tarafına geçmek için epey uğraşan
kırmızı papyonlu karınca nihayet kendini yemyeşil çimlerin, asırlık ağaçların
arasında bir bahçeye atıverdi. Bahçede biraz yürüyüş yapan kırmızı papyonlu
karınca için bu bahçe dışarıdaki kalabalığın ortasında tıpkı bir çöldeki vaha
gibi geldi. İleride büyük bir bina vardı. Üzerinde Galatasaray Lisesi
yazıyordu. Buranın bir okul olduğunu anlaması ile okul zilinin çalması bir
oldu. Bir öğrenci istilasına yakalanmamak için hızlıca lisenin yüksek duvarını
tırmanmaya başladı. Duvarın öbür tarafına geçtiğinde bir yokuşun başındaydı. Sıra
sıra binaların dizildiği bu dar yokuştan aşağı inmeye koyuldu. Nefes nefese
kalmıştı. Biraz soluklanmaya karar verdi. Kafasını kaldırdığında gördüğü
muhteşem manzarayla adeta büyülendi. Şimdi de nefesini kesen karşılaştığı bu
manzaraydı. Ben nasıl bir şehre geldim diye düşündü. Yokuş aşağı inerken
çevresinde gördüğü binalar daha önce hiç karşılaşmadığı güzellikteydi. Denize
kadar ilerledi. Çok yorulmuştu. Ancak bir süre sonra deniz kıyısından şehri
izlemenin onu nasıl da dinlendirdiğine şaşırdı. Ne acayip bir şehir diye
düşündü kırmızı papyonlu karınca hem yoran hem de dinlendiren...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder