27 Mayıs 2016 Cuma

KIRMIZI PAPYONLU KARINCA

Ah canım kırmızı papyonlu karınca. Yapayanlız kalmıştı şu koca şehirde. Ne bir arkadaşı vardı ne de bir tanıdığı. Üstelik nerede olduğunu bile bilmiyordu. Arkadaşı Sarı Benekli’ye uyup nasıl da girivermişti o kırmızı pabucun içine? İşte şimdi bilmediği bir şehirdeydi. Üstelik ışıl ışıl bu şehir, onun geldiği yerlerden ne kadar da farklıydı. Kendini öyle yorgun, öyle bitkin hissediyordu ki o kırmızı pabucun içinde bir o yana bir bu yana gitmekten sersem gibi olmuştu. Üstelik çok da acıkmıştı. Önce yiyecek bir şeyler bulsam iyi olur diye düşündü. Ama adım atacak hali yoktu. O yüzden kırmızı pabuçlu kadının geldiği otel odasında bir köşeye kıvrılıp uyumaya karar verdi.
Ertesi sabah kırmızı papyonlu karınca uyandığında güneş perdelerin arasından odayı aydınlatıyordu. Kırmızı papyonlu karınca bir an önce dışarı çıkıp şehri keşfetmek istiyordu. Ancak önce karnını doyurması gerekiyordu. Kapının altından yavaşça çıkıp, merdivenlerden aşağı indiğinde Pera Palas Oteli tabelası ile karşılaştı. Bu kaldığı otelin adıydı ve bir meydana bakıyordu. Kırmızı papyonlu karınca otelin merdivenlerinde meydanı izlemeye koyuldu. Sonra insanların daha çok sol tarafa ilerlediğini görünce o da bu tarafa doğru yöneldi. Yüksek, tarihi binaların arasından, dar bir sokaktan geçti. Geniş bir meydana açılan bu dar sokaktan geçince karşına çıkan geniş caddenin üzerinden geçen kırmızı nostaljik tramvayın sesiyle irkildi önce ve ardından geri çekildi. Sonra bu nostaljik tramvayın güzelliğine dalıp daha önce hiç böylesi bir araç görmediğini düşündü. Acaba geldiği bu şehirde daha neler bekliyordu onu?
Karnın açlığını fark etti tekrar. Etraftan bir sürü yiyecek kokusu geliyordu. Özellikle vakit sabah olunca fırından yeni çıkmış ekmek, poğaça, açma, börek kokuları geliyordu burnuna. Kafasını kaldırıp şöyle etrafa bakınca bir sürü kafe olduğunu fark etti çevresinde. Bu kafelerden bir tanesine giderse insanların yere düşürdüğü kırıntılarla kesinlikle doyacağını düşündü. Gözüne kestirdiği ilk kafeye girdi. Hemen girişteki masada oturan çiftin yedikleri poğaçadan düşürdükleri kırıntılarla bir güzel karnını doyurdu. Tekrar caddeye döndüğünde daha önce hiç görmediği bir kalabalıkla karşılaştı. İnsanlar akın akın cadde boyunca yürüyorlardı. Vakit ilerledikçe işine yetişmeye çalışan insanlar kırmızı papyonlu karıncanın işini daha da zorlaştırıyordu. Caddenin karşı tarafına geçmek için epey uğraşan kırmızı papyonlu karınca nihayet kendini yemyeşil çimlerin, asırlık ağaçların arasında bir bahçeye atıverdi. Bahçede biraz yürüyüş yapan kırmızı papyonlu karınca için bu bahçe dışarıdaki kalabalığın ortasında tıpkı bir çöldeki vaha gibi geldi. İleride büyük bir bina vardı. Üzerinde Galatasaray Lisesi yazıyordu. Buranın bir okul olduğunu anlaması ile okul zilinin çalması bir oldu. Bir öğrenci istilasına yakalanmamak için hızlıca lisenin yüksek duvarını tırmanmaya başladı. Duvarın öbür tarafına geçtiğinde bir yokuşun başındaydı. Sıra sıra binaların dizildiği bu dar yokuştan aşağı inmeye koyuldu. Nefes nefese kalmıştı. Biraz soluklanmaya karar verdi. Kafasını kaldırdığında gördüğü muhteşem manzarayla adeta büyülendi. Şimdi de nefesini kesen karşılaştığı bu manzaraydı. Ben nasıl bir şehre geldim diye düşündü. Yokuş aşağı inerken çevresinde gördüğü binalar daha önce hiç karşılaşmadığı güzellikteydi. Denize kadar ilerledi. Çok yorulmuştu. Ancak bir süre sonra deniz kıyısından şehri izlemenin onu nasıl da dinlendirdiğine şaşırdı. Ne acayip bir şehir diye düşündü kırmızı papyonlu karınca hem yoran hem de dinlendiren...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder