Evimizde iki küçük balık yetmezmiş gibi gidip iki küçük balık daha aldım. Biri Ahmet Tarık'ın; biri de Mehmet Yavuz'un. İki küçük süs balığı evimizin bir köşesinde yerlerini aldılar bir küçük fanusun içinde. Gidip gelip bakıyoruz balıklarımız ne alemde diye. Onlar da ayrı bir alem işte..
Sonra çocuklar uyurken, gittim fanusun yanına, yaklaştırdım gözlerimi iyice cama. Birden bambaşka bir dünyanın kapısı aralanmasın; gözlerimin önüne serilmesin mi?
Yemyeşil çimlerin üstünü süsleyen bin bir renkli çiçekler, papatyalar.. Hafif bir yükseltinin üzerine sere serpe serilmiş koca bir ağaç. Dallarını öyle bir sarkıtmış ki pırıl pırıl güneşin altında bir muhteşem gölgelik. Gölgeliğin altında iki küçük çocuk koşturuyor. Bir o yana bir bu yana koşup koşup geliyorlar sırtını ağaca yaslamış kitap okuyan annelerinin yanına. Anne ise önce birinin yanağına öpücük konduruyor, sonra diğerinin. Kuşların cıvıltısı, otların hışırtısı bir de rüzgarın huzur veren uğultusu eşlik ederken bu manzaraya gün ilerliyor yavaşça. Rüzgarın daha edalı estiği, uzun uzun otların bir o yana bir bu yana tembel tembel devrildiği, güneşin ilerleyişinin an be an takip edilebildiği, zamanın yavaş yavaş aktığı bir yer burası. Her şeyin bu kadar yavaş olmasına rağmen koşturası geliyor insanın o tepeden bu tepeye.. Zaten bir süre sonra anne alıyor çocuklarını arkasına kayboluyorlar upuzun otların arasında. Sonra bir çıkıyorlar ki anne olmuş papatya prensesi. Papatyadan tacı yanında iki küçük prensi ile bir masala tanıklık ettiriyorlar adeta fanusa yapışmış gözlerimi. Koşuyorlar, koşuyorlar karşıdaki tepeye; açıyorlar kollarını esen rüzgara bırakıyorlar seslerini. Onlar hafifliyor, ben hafifliyorum. Bir fanusun camından iki küçük süs balığına bakarken gözlerimin önüne serilen bu güzel manzara ile sakinleşiyorum, dinleniyorum. Ben de zaten o iki küçük süs balığını hem Ahmet Tarık'a hem Mehmet Yavuz'a hem de benim hayallerime eşlik etsin diye almıştım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder