Bu Blogda Ara

Kategoriler

Çocuklu Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuklu Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2016 Salı

İLK TİYATRO DENEYİMİ

Hafta sonu hep hayal ettiğim bir şeyi gerçekleştirdim. Tarık'la tiyatroya gittik. Çocuklu hayatın beni en çok heyecanlandıran kısmından biri de bu: çocuklarımla tiyatroya, sinemaya, konsere vs. gitmek. Bu arada en büyük hayalimi de bu araya sıkıştırmak istiyorum: oğullarımla Himalayalar'da trekking. Asıl konuya gelince nihayet Tarık'ın iki yaşını doldurmasıyla onunla ilk tiyatro deneyimimizi gerçekleştirdik. Beraber "Heidi Müzikali"ne gittik. Bu arada Mehmet şimdilik babasıyla dışarıda vakit geçirdi. Önümüzde yıl ikisi ile beraber tiyatroya gidebileceğimizi düşündükçe içimi bir mutluluk kaplıyor. Sırada Tarık ile yaşayacağımız sinema keyfi için de sabırsızlanıyorum. 
Bence tiyatro alışkanlığı çok önemli. Alışkanlık ne kadar doğru bilemedim ama bir çocuğun tiyatroyu tanıması önemli kesinlikle. Bir şeyi tanımadan nasıl sevebilir ki? Tanıtmanın da benim için bir sorumluluk olduğu inancındayım. İnsan tanıdığı bir şeyi sever. Çocuklar da tiyatroyu tanıdıkça seveceklerdir. Böylece tiyatroya gitmeyi alışkanlık haline getireceklerdir.
Ben de ayda iki kez çocuklarla tiyatroya gitmeyi, bir kez de sinemaya gitmeyi alışkanlık haline getirip, onların bu anlamda kültürel olarak zenginleşmelerine olanak tanımalıyım diye düşünüyorum. 
Öte yandan, benim için de çocuk tiyatrosuna gitmek ilk kez deneyimlediğim bir şeydi. Bir sürü çocuk bir arada. Hepsi meraklı, heyecanlı, cıvıl cıvıl, çeşit çeşit..Bende harika bir manzaraydı. Ne yöne baksam bir güzellik.. Çocuk güzelliği...Bunu görmek bile insanın gününü güzelleştiriyor. Hem Tarık'ın da akranlarıyla bir arada olması onu da mutlu etti; gözlem yaptı, dikkat etti, inceledi. Tabi ki girdiği ilk ortamda gösterdiği tepkileri burada da gösterdi. Sıkılganlık, çekingenlik vs. Ancak böyle ortamlara gire gire daha girişken ve sosyal olacağına inanıyorum. Sosyalleşmesine izin vermeden sosyal olmasını bekleyemem elbette.
İlk deneyimler hep güzeldir bence. Keşke hayatta sadece güzel olanları deneyimlese çocuklarımız. Maalesef gerçek hayatta karşımıza her türlü durum, olay, insan vs. çıkabiliyor. Ancak biz çocuklarımıza hep güzellikleri tanıştırmaya devam edelim. İlk olarak güveni tanısınlar; güvensizliği değil, güzellikleri görsünler; çirkinlikleri değil. Herkesin payına düşeni yapması dileğiyle..

9 Ekim 2016 Pazar

BİR MANDALİNA ANISI

Bir pazar akşamı ben salondaki köşemde kağıda dökerken anılarımı, eşim de başındayken bilgisayarın ve çocuklar uyumazken, nedir bu evdeki sessizliğin anlamı diye şaşkın şaşkın birbirimize baktık önce. Sonra ayaklarımızın ucunda, sessizce çocukların odasına yöneldik. Bir ne görelim?
Bizimkiler çıkmışlar yataklarının üstüne, mandalina keyfi yapıyorlar. Bir poşet mandalinayı almışlar önlerine. Büyük olan mandalinayı soyup yemeyi başarmış. Küçük olan da doğruca ağzına götürmüş, soymadan kemiriyor mandalinayı. Haliyle, her yer kabuk; mandalinanın suyu akmış üstlerine başlarına. Ama mis gibi mandalina kokmuşlar. Sonra bizi görünce bir gülüşme, kıkırdaşma tuttu bunları. Doğrusu insan her akşam böyle suç üstü yakalasa diyor çocuklarını, bir gülme krizi tutsa diyor tüm aile bireylerini. Bazen çok öfkelendiğim oluyor çocukların saçıp dökmelerine, bazen de koyveriyorum işte ortalık dağılsın, bozulsun. Koy verdiğim anlarda bir sakinlik çöküyor üstüme, pamuk şekeri kıvamında oluyorum sanırım bu zamanlarda. Sonra toplanıyor nasılsa ortalık, mandalina kokulu bir akşam da kar kalıyor bana. 
Böylece benim de artık tezgahlarda gördüğümde mandalinayı, kocaman bir gülümse yayılacak yüzüme. Mandalinanın çocuklarımla aramda bir anısı oluşunca; düşündüm benim kendi çocukluğumun anısı yok mu diye mandalinayla. Hatırladım ki, mandalina kabuklarından yemek yapardık evcilik oynarken kız kardeşimle. Sonra çocukluğumla mandalinayı yan yana koyunca soba geldi aklıma. Mandalina kabuklarını sobanın üstüne koyduğumuzda yayılan rayiha burnumun ucuna kadar geldi bir anda. 
Ne güzel şey anı biriktirmek.

5 Ekim 2016 Çarşamba

UYKU... KİMİN SORUNU?

Nihayet dün Ahmet Tarık'ı bütün gün uyutmayıp, akşam da saat 21:30'da uyutmayı başardım. Hem sabah da saat 09:00'da uyandı. Böyle bir uyku düzeni tutturmak ne güzel olur. Gel gelelim Mehmet Yavuz'un uyku düzenine. Onun ki tam bir karmaşa. Ne gece uykusu düzenli ne de gündüz uykusu... Bir kere gündüz uykuları hala bire inemedi. Bir defa öğle üzeri; bir defa da öğleden sonra uyuyor. Hal böyle olunca akşam da 22:00'den sonra uyuyor. Gece de rahat bir uyku çekmediğinden sabah kahvaltısından sonra bir huysuzlaşıyor, bir huysuzlaşıyor; gel de uyutma. Mecburen 11:00-11:30 gibi tekrar uykuya geçiyor. Bir, bir buçuk saat uyuyup, uyanıyor. Şöyle ki, bu uykusu abisinin gürültüsü nedeniyle bozulmuşsa kazara; alın size tadından yenmez bir Mehmet Yavuz. O yüzden bazen Ahmet Tarık'ı alıp dışarı çıkarıyorum ki paşam rahat bir uyku çeksin de sonra şeker gibi bir adam olsun. Ancak kendisine bu uyku da yetmiyor. Öğle yemeği idi, oyundu vs. derken saat 17:30-18:00 gibi bir ağlama krizleri, kendine geriye atmalar filan başlıyor. O zaman haydi sakinleştirici mucizemiz anne sütüne... Sonrası malum... Mışıl mışıl bir uyku...
Ama akşam benim dizim vardı; artık şu kitabı bitirmek istiyordum; tezime çalışacaktım gibi hayaller yalan olur; beklenmedik, sürpriz bir ana kalır. O an da öyle beklenmedik, öyle sürpriz zamanda gelir ki, insan o zaman da ne yapacağını şaşırır. 
Gel gelelim, Mehmet Yavuz'un gece uykularının bu kadar rahatsız, bu kadar bölünmüş olduğu sorununa. Bir kere anne sütünü almaya devam ettiği için sık sık emmek için kalkıyor. Anne sütünü bırakmak için henüz erken olduğuna göre, en iyisi uyku öncesi iyice doyurmak. Bu bir nebze olsun sık sık bölünen uykusuna bir çare olabilir. İkincisi emmek için kalktığında, annesinin yatağına geçiyor ve annesi de üşendiğinden bir daha onu yatağına yatırmıyor. Sonra onun ağlama sesini duyan abisi de hop annesinin, babasının yanına gelince iki kişilik yatak epeyce kalabalıklaşıyor. Hal böyle olunca Mehmet Yavuz için konforlu uyumak söz konusu olmuyor. Bu durumda sık sık uyanmaya; uyanınca da emmeye devam ediyor. Bu arada Ahmet Tarık konfor monfor dinlemiyor; her hal ve şartta deliksiz uykusuna devam ediyor.
İşte bizim de bazen rahatsız olduğumuz ama değiştirmeye üşendiğimiz davranışlarımız olabiliyor. Sorun da zaten değiştirmeye üşendiğimiz bu davranışlarımızdan kaynaklanıyor. Sonra da bu çocuklar niye böyle deyip duruyoruz. Önce sen bir kendine baksana arkadaşım...

3 Ekim 2016 Pazartesi

ÖFKEDEN ÇILDIRAN BİR ANNENİN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Yatmadan önceki tüm hazırlıklar yapılmış; gece mamaları yenmiş, altlar değiştirilmiş, evdeki tüm ışıklar söndürülmüş ve iki yetişkin, iki çocuk, çocuklar uyutulsun diye yatağa girmişler. O da ne? Ufaklık tekrar kaka yapmış. İşte şimdi delirme vaktidir. 
İnsaf! Saat gece ondan biri sizi uyutmaya çalışıyoruz. Oysa ki yatak havuzmuş Tarık için atlayıp atlayıp durduğu. Memiş'e ne demeli? Zır zır zırlayan bir çocuk, hiç susmayan. Aman Allah'ım bu çocuk hiç susmaz mı? Susmuyor işte. Bazen ağlasın, ağlasın ben hiç tepki vermeyeyim; kendi işimle uğraşayım diyorum. Ama olmuyor. Bazen de kucağıma alayım; evin içinde dolaştırayım da sakinleşsin diyorum ancak inanın ona bile enerjim kalmamış oluyor. Özellikle de akşam saatlerinde. Zaten akşam saatlerinde artık pilim bitmiş oluyor. 
İstiyorum ki akşam saat ondan sonrası benim olsun. Ama ne mümkün. Uyumuyorlar. Şu işi bir türlü beceremedim: Saat dokuzda uyutmayı. Bazen diyorum ki sabah yedide uyandıracağım sizi. Bakalım sonra akşam bu kadar geç saate kadar uyanık kalabiliyor musunuz? Ama tabi ki onu ben de yapamıyorum. Erken kalktığımda, onlardan önce, bir saat, sessizliğin tadını çıkarmak daha keyifli geliyor. Kimi zaman kitap okuyorum o muazzam vakitlerde, kimi zaman salondaki köşeme oturup pencereden işe gidenleri, servis bekleyenleri yani insanların güne başlamalarını izliyorum ya da sessizce kahvaltı hazırlıyorum eksiksizce, hiç bir şeyi unutmadan, meyveli filan. Böylece güne sakin başlamış oluyorum.
Güne sakin başlayıp, sakin devam etmek kural olsa keşke. Daha kahvaltı masasında bitmeyen kahvaltı tabaklarıyla çıldırarak devam ediyorsun güne. Şu da bir gerçek ki, bitmeyen kahvaltı tabaklarına çıldırmayı bırakalı epey oldu. Çünkü "yediği kadar" deyip güzel canımı üzmüyorum. Tabi ki kafanıza takmamanız gereken şeyler kahvaltı ile sınırlı değil.
Sırayla gelen, sıra bile değil aynı anda ancak sırayla değiştirilen kakalar, çişler faslı var ki bu, gün içinde periyodik olarak devam ediyor zaten. 
"Beni bu güzel havalar mahvetti" dizelerinin bir de bir anne tarafından anlamı var ki şöyle: Hava güzel olunca mecburen dışarı çıkılacak. Çünkü çocuklara laf anlatılmaz. Böylece dışarıya çıkan iki çocuk annesini perişan etmeye yeter; adeta canını çıkarır bu güzel hava. Çünkü gözler faltaşı gibi, tenis maçı izlercesine bir o yana, bir bu yana bakmaktan, kollar bir onun yönünü, bir bunun yönünü çevirmekten, bacaklar bir ona, bir buna koşmaktan, ağız bir ona, bir buna bağırmaktan bitap düşmüşken hangi güzel havadan bahsediyorsunuz Allah aşkına?
Bir de bunun eve dönünce banyo faslı var. Yemek faslı var. En güzeli de uyutma faslı var. Ancak bol oksijen çocukları çarpıyor mu nedir? Yoruldukça uyumuyorlar, uyumadıkça yorulmuyorlar diye giden anneye saç baş yolduran bir süreç işte.
Sonuç olarak, uyuyorlar; geç de olsa, güç de olsa uyuyorlar. Şimdi en büyük zafer annenindir. Zaferini istediğin gibi kutlayabilirsin ey anne! Ben bu sefer kağıdı, kalemi elime alarak kutladım.

27 Haziran 2016 Pazartesi

İLK GÖZ AĞRIMA MEKTUP

Hep deriz ya "ne çabuk 1 yıl oldu, ne çabuk büyüdü, ne çabuk geçti zaman vs." . İşte şimdi ben de diyorum ki "Ne çabuk iki yaşında oldun sen, daha dün beklerken doğmanı sabırsızca..". Ahmet Tarık'ın iki yaşını karşılarken bu günlerde, ona ilk göz ağrım sıfatını yakıştırır oldum. Her bekleyiş bir diğerinden farklıdır ancak aynı duyguları hissettirir yine de. İlk göz ağrısının bekleyişi unutulmaz iken ikincinin dinginliğin de, ruhuna inen sekine halinde dinlenirsin hatırlarken bile o günlerini. 
İlk göz ağrımı yazarken benim canım oğlum yıllar sonra bu satırları okurken taze taze hissetsin istedim bugünkü duygularımı. Annesinin otuz yaşının hisseyatının sindiği cümleleri o da kendi otuz yaşını yaşarken duysun istedim. 
Annesi gibi aceleci, annesi gibi kararsız benim canım oğlum acele edip dünyaya gelmeye karar verdiğinde, sonra da vazgeçtiğinden bir türlü gelmek bilmediğinde bana unutulmaz acılar çektirip sonunda kucağıma verdiklerinde bu minik, çizgi film karakteri gibi şey benim oğlum mu şimdi demiştim. Başında kukulatesiyle bir virgülü andırıyordu. Dolayısıyla çok sevimli bir şeydi. Bu minik virgülü geçmek bilmeyen sarılığı yüzünden kuvöze koyduklarında duvarlara vurarak ağladığımı hatırlıyorum da gerçekten bir anne için çocuğunun saçının teline zarar gelse kıyametleri kopartacak bir yüreğe sahip olmasını daha iyi anlıyorum. O yüzden Allah hiçbir anneyi evladının sağlığı ile imtihan etmesin diliyorum.
Benim canım oğlum sen bizim için ilklerin küçük adamısın. İlk senin gülüşüne şahitlik ettik. İlk senin emeklemeni bekledik sonra ansızın gelen ilk adımlarını gördük. İlk kelimelerinle, ilk cümlelerinle bize muhteşem heyecanlar yaşattın. Sonra sen benim arkadaşım oldun. Ev, küçük bir bebek olarak kardeşin için daha güvenli iken, sen benimle ileride kardeşine de rehberlik etmek için dünyayı keşfe çıktın. Ne kadar uyumlusun ki seninle gezmek, dolaşmak hiç sorun olmadı benim için. Bir de güleryüzün var ki herkesi sana hayran bırakan, hiç solmasın dileğim..
Düştüğünde ağlamadan kalkıp yoluna devam eden, içinde bitmeyen ve hiç bitmemesini dilediğim merak duygusuyla dünyayı keşfetmeye çalışan, konuşmaya başlamasıyla birlikte kocaman bir hayal gücüne sahip olduğuna şahitlik ettiğim benim küçük kahramanım iyi ki doğmuş..


22 Haziran 2016 Çarşamba

HADİ ARTIK SEN DE BAĞIMSIZLIĞINI İLAN ET!

Annesini her an etrafında görmek isteyen, hatta gözünün önünden hiç ayrılmasın diyen bir küçük adam var evimizde hayata daha ürkek yaklaşan, annesinden başka kimseciklere güvenmeyen. Yoksa biz "güvenli bağlanma" denen şeyi kuramadık mı aramızda? Oysa doya doya yaşamaya başlamıştık birbirimizi doğduğundan itibaren. Sonra anne ile bebeğin ilişkisi, bebeği kucağınıza ilk verdikleri andan itibaren hatta dünyaya geleceğinin haberini ilk duyduğunuz andan itibaren aşama aşama başlayan bir süreç değil midir? Ve ilmek ilmek işlenen bir aşktır adeta. O yüzden ne kadar "güvenli bağlanma" gerçekleşsin diye söylenenleri yapmaya çalışsan da doğal sürecinde ilerliyor her duygu, her paylaşım, her temas...Yani aşkın doruklarına bir anda çıkamıyorsun. Paylaşımlar arttıkça anne ile bebeğinin ilişkisi de boyuttan boyuta geçiyor. 
Şöyle geçtiğimiz on aya bakıyorum da; ben en çok bebeğimin kokusunu içime çekmişim. İyi ki de çekmişim. Hayat devam ederken, bir de aslında daha o da bir bebek olan ağabeyinin de ihtiyaçları varken karşılanması gereken ve adil olduğumu düşünürken küçüğün annesine olan bu düşkünlüğü, bu bağlılığı nedendir diye kafa yormadan edemiyor insan haliyle.
Sonra fıtrattır diye işin içinden çıkıyorum çoğu zaman. Ancak öyle bunaldığım anlar oluyor ki "Hadi artık sen de bağımsızlığını ilan et!", diyorum. Biliyorum ki o da bir gün bağımsızlığını ilan edecek. Onu kucağıma almaya kalktığımda, öpmeye çalıştığımda "dur ya anne" diyecek. O yüzden bu ne acele? Belki de tadını çıkarmalı yapışık ikiz gibi dolaşmanın, ele ele göz göze oturmanın, kıkırdaşmanın...
Bu pozitif bakış açısını her zaman korumak mümkün olmuyor ne yazık ki. Ev dışındaki bir ortamda ya da evde fakat ona göre yabancı insanların konuk olduğu zamanlarda keyifsiz anlar yaşatabiliyor bu küçük adam bana. Dolayısıyla böyle zamanlarda da bu dönemin geçici olacağını hatırlayıp, onu ortama adapte etmeye çalışmak gerek. Agresif olunca hem kendi keyfin hem de onun keyfini daha da çok kaçırıyorsun. O yüzden en iyisi onu her zaman güvende olduğunu hissettirecek davranışlarda bulunmak. Her şeyin anahtarı sevgidir diye boşuna dememişler. Kendimize her zaman sevgiyi telkin etmek dileğiyle...

12 Haziran 2016 Pazar

BABA DEDİĞİN NEDİR Kİ

Herhalde hiçbir baba bir anne gibi olamaz. Ne annenin yerine bir baba; ne de bir babanın yerine bir anne konulabilir. Öyle ki annelerin ev hayatı ve çocuklar için harcadıkları mesaileri de babalarınkinden kat be kat fazladır. Şu da bir gerçek ki bebeğin doğumuyla birlikte bir anne için hayat artık eskisinden çok farklı iken ve bir daha da eskisi gibi hiçbir zaman olmayacakken, babalar için hayat hemen hemen aynı temposuyla devam etmektedir. 
Öte yandan, anne dediğin çok şey iken belki de, baba dediğin de az bir şey sayılmaz.  Her şeyden önce babanın varlığının bir anneye kattığı manevi yön yadsınamaz. En önemli rollerinin annelik yükünü hafifletmek olan babalar bu rollerini daha bebek dünyaya gelmeden oynamaya başlarlar. 
Hamileyken ağlama krizlerine girip üzmene rağmen, devamlı darıldığın için ne yapacağını şaşırmasına rağmen, gecenin bir vakti senin canın bir şey çekti diye tüm şehri turlamasına rağmen doğum sırasında acılar içinde kıvranırken acılarla daha iyi başedebilmen için elini sık diye sana uzatandır baba. O yüzden, baba dediğin şey az bir şey değildir aslında.
Daha birkaç günlük bebeğinin altını değiştirirken yaşadığın maceralara birlikte güldüğündür bir baba. Çocuklarla ilgili yerli yersiz tüm endişelerini dinleyen, çözüm üretendir bir baba. Haftasonu planlarının uygulayıcısıdır bir baba. Aslında o bir süpermendir; bir elinde dokuz kiloluk puset, diğer elinde alışveriş poşetleriyle her defasında evden çıkış ve eve giriş maceranın en önemli ortağıdır. En önemlisi iki çocukla hayata devam ederken öfke krizlerine, duygu yüklü anlarına, alınganlık nöbetlerine en yakın şahit edendir. 
Velhasıl bu yazı bir doğum günü yazısı niyetiyle oğullarımın en iyi arkadaşına ithaf edilmiştir..

11 Haziran 2016 Cumartesi

EVİMİZDE KÜÇÜK BİR KAŞİF VAR

Emeklemeye başladığından beri girip çıkmadığı delik kalmayan, dünyayı büyük bir iştahla keşfetmeye çalışan, adeta bir sürüngen edasıyla ayaklarımızın arasında dolaşan küçük kaşifimizin evde elini uzatmadığı, tadına bakmadığı hiçbir şey kalmadı. Yemek yaparken mutfakta agu sesleri ile en iyi arkadaşım oldu. Kısacası ben nerede isem orada küçük bir de adam vardı. Ancak bu küçük sürüngen ile evdeki hayat bir hayli eğlenceli geçerken, bir o kadar da bize zor dakikalar yaşatıyor. Öyle ki bir odadan diğerine geçerken içleri parçalayan ağlaması yok mu, insan ne yapacağını şaşıyor. Mecburen kucağıma alıp sakinleştirip,eline oyalanacak bir şeyler vermem gerekiyor. Bir de eline geçirdiği bir nesneyi keşfetmesine izin vermeden el koyduysanız kıyamet kopuveriyor. İşte keşfetmesine izin vermediğinizde hissettiği o duygu canını öyle yakıyor ki bir anneye babaya düşen de onun bu merak duygusunu gidermek oluyor. Çünkü onun daha bebekken oluşan bu ilk merak duygusunu yok etmek tüm hayatına yayılacak yıkıcı bir etki yapabilir. Öte yandan anne babaları da en çok zorlayan nokta minik parmakları tehlikeli eşyalara dokunduğunda takınılması gereken tavır. Elbette ki evdeki sürüngen kişileri o tehlikeli noktalardan uzak tutmak gerekir. Dolayısıyla en iyisi evi çocuk dostu haline getirip minik ayakların, minik parmakların gönlümüz rahat bir şekilde evde dolaşmasına razı olmak...
Bir de son günlerde yemek yerken sanki dışarıda bir restoranın bahçesinde yiyormuşçasına bir kediciğin bacaklarımın arasında dolaştığı hissine kapılıyorum. Çünkü mama sandalyesinin dokuzuncu ayını doldurmasıyla işlevini de tamamladığına çok geçmeden tekrar şahit olduk çok şükür. Öyle ki mama sandalyesi üzerinde ayağa kalkmalar, sarkmalar, masaya uzanmalar konusunda adeta dejavu yaşıyoruz. O yüzden iyisi mi biz yemek yerken bir kedicik bacaklarımızın arasında dolaşsın. Çıkardığı sesler de müzik niyetine masamızı şenlendirsin. 
Yaptığınız her işe ortak olmak isteyen, bir bakmışsınız çamaşır makinesinin içine kafasını uzatmış, bulaşık makinesindeki tabakları alan, yazı yazmaya çalışırken klavyenin tuşlarına uzanmaya çalışan ya da abisine kitap okurken elinizdeki kitabı bir çırpıda alan ve yemeye çalışan bıdıklar artık kesin olarak gözlerini dünyaya ve dünya nimetlerine açmışlardır. 
Böylece tüm bunlar yaşanırken anne babaya bol bol sabır ve kolaylıklar, küçük bünyelere de sağlık dilerim.

4 Haziran 2016 Cumartesi

ONLAR OLMADAN ASLA!

Sırtımda çanta, ellerim dolu, bir yandan da bebek arabasını sürüklerken çocuklarla birlikte kendimizi asansöre attığımızda deli miyim divane miyim diye soruyorum kendime. Öyle ki önce çocuklar bir güzel temizlenmiş, giydirilmiş, hazır hale getirilmiş sonra çantaya yedek kıyafetler, acil durumlar için yiyecekler vs. düşünülüp, yerleştirildikten sonra ayaklarına dolaşan iki çocukla zar zor hazırlanılmış ve zorlu bir ayakkabı giyme sürecinden sonra eller, kollar dolu bir şekilde asansöre binilerek dışarı çıkma sürecinin ilk adımını başarıyla tamamlamış olmak işte insana daha doğrusu anneye böyle bir soruyu haliyle sordurtuyor. Her seferinde yaşadığımız bu süreç evden çıkmamızı engelliyor mu? Hayır.. Sanırım anneye öyle bir kuvvet, güç geliyor ki dışarı çıkmak için yapılan hazırlıklar, dışarıda yaşanan yorgunluklar vs. vız geliyor. Bir de her yaşanan ana, anı biriktirmek bakış açısıyla baktığımdan olsa gerek ancak kendimi günün sonunda yatağa uzandığımda ne kadar yoruldum derken buluyorum.
Öte yandan, beni asıl yoran dışarıda çocuklarla geçirdiğimiz vakitlerde yani çocuklarla sosyalleşirken insanlardan gelen tepkiler olabiliyor zaman zaman. Ne güzel ki günümüzde herkes çocukları ile birlikte dışarıda, yani herkes çocuğumla sosyalleşiyorum diyor. Ancak bazen öyle zamanlar oluyor ki dışarıda iken çocuğunun yaptığı bir huysuzluktan, ağlama krizinden vs. dolayı çok zor durumda kalabiliyorsun. O an eleştiren, ayıplayan gözlerden ziyade destek olan, yardım eden yaklaşıma ne kadar da ihtiyaç duyuyorsun. "Çocuktur; yapar", "olsun" deyip geçmek ne güzel bir bakış açısıdır.
Bu bakımdan, Kudüs İbrani Üniversitesi'nde profesör olan Sydney Engelberg'in ders anlatırken bir öğrencisinin çocuğunun ağlaması üzerine çocuğu kucağına alıp ders anlatmaya devam etmesi gerçekten çok anlamlı. Bu bakış açısının toplumun her alanında yaygın olması, kadınların hem anne rolleri ile hem de farklı kimlikleri ile toplumda var olmalarına ve kendi güçlerini ortaya koymalarına yardımcı olmaz mı? O yüzden kadınlar için pozitif ayrımcılığı, çocuklarıyla beraber iş hayatında olmalarına yardımcı olacak, onları destekleyecek yasaları, düzenlemeleri çok gerekli görüyorum.
"Çocuk da yaparım, kariyer de yaparım" güzel de; ikisini de verimli bir şekilde yapmak için de atılacak çok adım var bence. Dolayısıyla hiç kimsenin ve hiçbir şeyin annelerin üzerinde yük oluşturmadığı ve böylece hayata değer katmalarının kolaylaştırıldığı bir dünya hayali ile...