5 Nisan 2016 Salı

GÜLÜCÜK ADAMIN HİKAYESİ

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ormanın deliklerinde, gür, kocaman yemyeşil ağaçların arasında mini minnacık bir ev varmış. Meşe ağacından yapılmış bu kutu gibi evin içinde de küçük bir aile yaşarmış. Bu ailenin iki oğlu varmış. Bu iki minik adam birbirleriyle oynamayı çok severmiş. Büyük oğlan oyunlar oynar; küçük oğlan da hayranlıkla ağabeyisini izlermiş. Henüz ağabeyisi ile oynayamayacak kadar küçük olan bu minik adam ağabeyinin etrafta koşuşturmasından çok hoşlanır. O koşturdukça küçük oğlan gülücüklere boğulurmuş. O yüzden annesi küçük oğluna "gülücük adam" ismini takmış. Çünkü bu küçük adam öyle güzel gülermiş ki annesi mutluluğun tarifi bu olsa gerek dermiş. Sonra iyi ki dermiş büyük oğlumun küçük bir kardeşi var. Yoksa bu minik vücutta vuku bulan kocaman gülüşleri nasıl yakalardım. 
Hem insanın bir kardeşi olmalı değil mi? Gülüşlerde yakalanan, üzüntülerde paylaşılan, çaresizliklerde sığınılan.. Yoksa yapayalnız hissetmez insan kendini? O yüzden hiç bir sorun yokken yani mümkünken insanın çocuğunu kardeşsiz bırakmasını haksızlık olarak görüyorum çoğu zaman. Modern zamanlarda göze alınamayan ikinci çocuk yine modern zamanların yalnızlık hastalığına sebep olmaz mı? Hem her problem çokluk olunca halledilir; her mutluluk yine çokluk olunca çoğalır gibi geliyor bana. 
Ancak şurası bir gerçek ki insan çocuk sahibi olmaya karar verdi mi bu sorumluluğu kesinlikle göze almalı. Çocuğuna karşı tahammülsüzlüğün sınırlarında yaşayan ebeveynler bu yolculuğu hem çocukları için hem de kendileri için zehir ediyorlar. Böyle böyle biriken zehir tüm toplumu kaplıyor. Dolayısıyla toplumda meydana gelen yozlaşma tahammülsüz ve sevgi açlığı içinde yetişen çocuklar sayesinde oluşuyor.
Hepimizin tahammülsüzlüğün sınırına yaklaştığı anlar oluyor. Üzerimizdeki yükler; iş hayatı, ev hayatı, eşimiz dostumuzla olan ilişkilerimizde meydana gelen sorunlar, ekonomik problemler vs. çocuğa karşı tahammülümüzü azaltabiliyor. Dolayısıyla zannettiğimiz gibi aslında problem çocuğumuzun yaramazlıkları, daha doğrusu enerji dolu ruh halinin ona yaptırdıkları, keşif ve merak duygusunun bizim istemediğimiz durumlara yol açması değil. Çünkü bu çocuğa özgü harika hallere tebessüm etmek yerine bağırmak, çağırmak bizim üzerimizdeki diğer yüklerden kaynaklanıyor. O halde ya bu yükleri hafifletmek ya da davranışımızın arkasındaki asıl nedeni hatırlamak ve çocuğumuza karşı o anda beslediğimiz öfkeyi yenmemiz gerekiyor.
Ben bir çözüm yolu olarak "yavaşla!" sloganını benimsiyorum. Çocukların davranışlarından dolayı aksayan işlerime "bekle!" demeyi tercih ediyorum. Hayatın her alanında yavaşlamak gerekir sanırım. Bugün de kendime yavaşla ve gökyüzüne bak dedim mesela..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder